Sünnet İman’dandır

Nureddin Yıldız Hoca'nın 20.11.2015 Tarihli 86. Hadislerle Diriliş Dersidir.

Parola

Parola

Bizler müminiz, kelime-i tevhit insanlarıyız. İmanımızın parolası olan kelime-i tevhidi gayet basit olarak böldüğümüzde karşımıza iki kısım çıkacaktır: Allah’a iman, Muhammed aleyhisselama iman. Bunlardan birini bölsek de olur diyenleri müminler olarak kabul etmedik çünkü “Muhammedun Resûlullah”,  “lâilâheillallah”ın aynısı değildir ama biri onsuz da olmaz.  Kelime-i tevhidin ikinci parçası birinci parçasına göre, imanı oluşturan bir bütün olmak açısından yüzde yüz aynıdır. Yani imanın %51’i “lâilâheillallah”tır da kalan %49’u “Muhammedun Resûlullah”tır diye uyduruk bir şey söylenemez. Birinden bir parça koparılınca iman toptan gidiyor olduktan sonra hangisi %51’dir, hangisi %49’dur; artık fark etmez. 

İki Parça, Tek Refleks!

İki Parça, Tek Refleks!

“Lâilâheillallah” bölümünde bulunan Allah ismini ele alışımızda gösterdiğimiz refleksimiz, “Muhammedun Resûlullah” kısmına ilave edilen “abduhu” (onun kulu) ifadesi dolayısıyla Muhammed ismini ele alışımızda gösterdiğimiz zamanki refleksimizle aynı değildir. Zira Muhammed -aleyhissalatu vesselam- ismi kelime-i tevhidin ayrılmaz parçasıysa da hiçbir zaman ilk parça gibi değildir; çünkü o, Allah’ın kuludur da Resûlü olmuştur. Yani hiçbir Müslüman, madem “Muhammedun Resûlullah” diyorum, öyleyse ben “Muhammed’e de tapınıyorum” diyemez. 

İnce Çizgi

İnce Çizgi

Hristiyanlar İsa aleyhisselam, Yahudiler ise Üzeyr aleyhisselam üzerinden “Muhammedun Resûlullah” kıvamındaki bir cümlede bulunan isim bölümünü, (bizim örneğimizle anlatırsak “Muhammed’i”) ilah edinmeye kalkıştıkları ve nihayet edindikleri için müşrik olmuşlardır. Buradaki çizgi öyle incedir ki inat eden biri anlayamaz. Allah ile Peygamberi arasına çizilmiş çizgi adeta şeffaftır ve biri diğer tarafı gösterir fakat birbirine asla geçmez. Bin dört yüz seneden beri peygamberlik makamını ulûhiyet makamıyla karıştırmaksızın iman etmekteyiz. 

Sünnet mi? Kur’an mı?

Sünnet mi? Kur’an mı?

Kur’an ile sünnet arasındaki ilişki kelime-i tevhidin iki bölümü arasındaki ilişkinin bir benzeridir. Sünnet hiçbir zaman Kur’an değildir, kıyamete kadar olamaz ve hiç kimse de sözgelimi namazında sünnet-i seniyyeden bir ibareyi zammı sure olarak okuyamaz. Hiçbir zaman “annenin ruhu için” hadis-i şerif okumak bir ibadet olarak kullanılamayacaktır. Hadis-i şerifler ibadet olarak kullanılamayacak dokümanlardır ama ibadetlerin niteliğini de hadis-i şerifler belirler.  Nasıl ki kelime-i tevhidin ikinci kısmı, birinci kısmının niteliğini zihinlerimize yerleştirmek gibi bir fonksiyon icra eder ve tamamlayıcılık görevinde olursa sünnet de Kur’an-ı Kerim’in olmazsa olmazıdır. Sünnetsiz Kur’an-ı Kerim, züppelerin televizyon ekranında ayak ayak üstüne atarak “valla… bana göre…” diye başladıkları edebiyat parçalamalardan ibaret hâle gelir. 

Kur’an’ı Kim Koruyacak?

Kur’an’ı Kim Koruyacak?

Kur’an’ı en iyi koruyabilecek olan, Kur’an’ın kendisine indiği Muhammed aleyhisselamdır. Ondan başkası Kur’an’ın ne dediğini tam anlamıyla bilemez. Bundan başka bir korumayı isteyen, doktor olmayan birinin hastaya müdahalesini isteyen gibidir. Bir kulun Peygamber aleyhisselamdan ister yirmi ister iki bin sene sonra olsun, meydana çıkarılıp da Kur’an’ın teminatı olduğu söylenemez. Ömer bin Hattab bile vahyin desteklediği mesajlara dolaylı yoldan da olsa muhatap edilmiş bir mümin olduğu hâlde o olmasa Kur’an’ın yanlış anlaşılacağını iddia edemezdi. Allah’ın dediklerinin “aslında öyle anlaşılmaması gerektiğini” sadece bir kişi söyleyebilirdi bu dünyada ve o da söyleyeceğini söylemiş, Rabbine kavuşmuştur. Bugün veya yarın hiçbir insan, kendisinin yokluğu durumunda Kur’an’ın varlığının ya da anlaşılması sağlığının tehlikede olduğundan söz edemez. Bu insanın Allah Teâlâ’ya mahsus bir noktayı kendine muvafık görmesi anlamına gelir ki dalalete hüccettir. 

SUSMUŞ BİR PEYGAMBER!

SUSMUŞ BİR PEYGAMBER!

Kur’an-ı Kerim’in Fatiha suresinden Nas suresine kadar okunuşu toplam 8 saat sürer. Resûlullah Efendimiz’in adeta hiçbir cümlesinin olmadığını ima etmeye çalışan kimseler onun 23 yılda toplam yalnızca 8 saat mi konuştuğunu söylemektedirler? Öyleyse Allah Teâlâ, “sen bunu insanlara anlat” buyururken “ulaştır” mı demiştir, “anlat” mı demiştir? Ayette “insanlara gerekli açıklamayı yap”  buyrulması nasıl açıklanabilecektir? Madem açıklaması istenmiştir, öyleyse Peygamber’imiz aleyhisselam görevini yapmadan mı dünyadan gitmiştir? Görevini sadece o birinci nesle yapmışsa biz o nesille aynı cennet ve cehenneme muhatap iken bize niye açıklamadan gitmiştir? Ashab-ı kiramın kendilerinden de hafız olanlar 
bulunduğu hâlde Medine’den Şam’a kadar tek bir hadisi duymak için neden yolculuk etmişlerdir?

BU PROJENİN AMACI NE?!

BU PROJENİN AMACI NE?!

Bu işin ucunda, sesi kısılmış bir Peygamber görülmek istenmektedir ama bu ifade en hafifletilmiş hâlidir. Aslında susturulmak istenmektedir. Ve susturulmaya çalışılan Peygamber projesi, esasen Kur’an’ın kaldırılması demektir. Kur’an-ı Kerim, hadisi şeriflerden tecrit edildiğinde bundan eli kavallı-sazlı, keyfine göre yaşayan, tesettürü ve namazı olmayan bir serseri güruh bile çıkarılabilir. Kur’an bir öz kitaptır ve bu özü insanlığın ruhuna emdirmek hadis-i şeriflerin vazifesidir. 

İKİ YILDIZ

İKİ YILDIZ

Buharî ve Müslim bu yıldızlardan sadece ikisidir. Bu emaneti yüzlerce sene sonrasına taşıyan bir ümmet kadrosunu durup dururken karşısına alan insana biraz gülünür. Bir emanet taşıyıcısının sağ  elindeki alınır da sol elindekine lanet edilir mi? Madem bu emanet taşıyıcısı bir “pop şarkıcısı”dır, madem naklettiklerini “uydurmuş”, madem bir milyon “palavra” biliyordur; o palavralardan altı bin küsur tanesi Kur’an ayeti değil midir? İtham edilen kadroya yapılan itham yüzünden ilk zararı Kur’an görmekte değil midir? Velev ki Müslümanlar ittifakla Buharî ve Müslim’de zayıf hadis yakaladıklarını söylesinler. Buharî veya Müslim zedelendiğinde hayattan ne değişecektir? Bilakis kaos artacaktır. Her önüne gelen bulduğu bir hadis için “şunu bir inceleyelim” diyecektir. Bize Kur’an’ı getirenlere itimat etmediğimizi söyleyemiyoruz, nasılsa başkası da tenkit etmiş deyip hadisleri tenkit edenler üzerinden yol alıyorsak bu çok tehlikeli bir tuzaktır.

AL SANA NAZAR BONCUĞU!

AL SANA NAZAR BONCUĞU!

Bir hadiste “çelişki bulmak” bulana nazar boncuğu takılmasını gerektirecek bir iş midir? Darekutnî, Buharî’den iki asır sonra yaşamış bir âlimdir ve Buharî’yi sert biçimde eleştirmiştir. Ama hiç kimse Darekutnî’yi kötü niyetle itham etmemiştir. Çünkü herkes biliyordu ki Darekutnî bu ümmetin ciğeri olmuş bir âlimdi ve Buharî’nin kalite standardıyla çeliştiğini söylediği birkaç hadisi (7 bin hadis içinden birkaç tane) kitabına niye aldığını söylemekten başka bir şey yapmıyordu. Sonra gelen İbni Hacer ise bunun nasıl olabildiğini Darekutnî’ye gıyabında ispat etmiştir. Daha sonra yüzlerce sene boyunca gelen binlerce uzman insan ve on binlerce medrese talebesi bu âlimleri incelemiş, ümmet ittifak etmiştir. Allah Teâlâ’nın hikmetidir ki Darekutnî’yi, 
ola ki insanlar Buharî’yi Kur’an’ın yerine koymasınlar diye konuşturmuş, insanlarda bir tereddüt hâsıl olmuştur. Ve İbni Hacer ile de bu dosya kapanmıştır.  

Şirin gözükmek mi?

Şirin gözükmek mi?

Hadisleri adeta lütfederek kabul eden sefih anlayış, ümmetin özünde olmayanlara ait sürüngen düşünce, kâfirlerin dünya hayatı anlayışlarından duyulan kompleks nedeniyle filizlenebilen, kadınlı-erkekli oturmayı kafasından atıp “Kur’an’a göre normal ama bunu yasaklayan hadisler zayıf” şeklinde gören düşük zihin yapısı kendi devirdiği çamın altında kaldığında dinini kaybedeceğini düşünemiyor mu? Aynı zihin yapısı namazın yerine namaz felsefesini, zekâtın yerine zekât felsefesini oturtmakta ve kâfirlerin “şirin” görecekleri bir İslam ihdasında sakınca bulmamaktadır. Bu bir çeşit kanserdir, kimini anında kimini zamanla öldürür. Rabbimizin kıyamete kadarki nesillerimizi bu hastalıktan muhafaza buyurmasını niyaz ederiz. 

Bu ışıktan vazgeçemeyiz…

Bu ışıktan vazgeçemeyiz…

Rabbimizin kitabı vahiydir, ışığımızdır. Peygamber Efendimiz aleyhisselamın sünneti de vahiydir ve ışığımızdır “Muhammedun Resûlullah” düzeyinde. “Muhammedun Resûlullah” nasıl “lâilâheillallah’ı” ezip geçmiyorsa zihnimizde, sünnet de Kur’an’ı ezip geçmez. Onlar sünnetin de Kur’an gibi vahiy olduğu parolası altında toplanmayarak kendilerini kaybetmektedirler. Gencecik kızlar Buharî’yi ezberledikten, delikanlılar Tergib ve Terhib’i hafızalarına alıp Riyazu’s-Salihin’i yanına kattıktan ve ahlaklarını da buna göre şekillendirdikten belki uzun yıllar sonra edilen, o günlere sünnetin ulaşmasında emeği geçenlere Allah’tan rahmet ve köstek olanlara lanet temennilerinde yerlerini alacaklardır. 

0 Yorum

Bu içerik ile ilişkili bir yorum bulunmamaktadır.
Yorum Yap