Fıkıh Tarihi

Fıkıh Tarihi

Fıkıh sözlükte “bir şeyi bilmek, iyi ve tam anlamak, derinlemesine kavramak” manasına gelir. Fakih de “bir konuyu derinden kavrayan, ince anlayış sahibi kimse” demektir.[1]

Fıkhın doğuşundan günümüze kadar geçirdiği değişme ve gelişmelerde bazen kişiler ve nesiller bazen de siyasi, sosyal ve kültürel şartlar belirleyici olmuştur. Bundan dolayı fıkhın dönemleri Peygamber aleyhisselam ve Sahabe, Tabiin ve Müctehid İmamlar dönemi, Moğol istilasından Mecelle’ye ve Mecelle’den günümüze kadarki devirler şeklinde bir sıralamaya tabi tutulmuştur.

Birinci devir vahiy yani Peygamber aleyhisselam devridir. Bu devir daha sonraki dönemlere örnek ve kaynak olması bakımından fıkıh dönemlerinin en önemlisidir.[2] Bu devrin hicretten önce Mekke’de geçen kısmında sosyal ilişkilerin düzenlenmesinden çok inanç, ibadet ve ahlak konuları üzerinde durulmuş; bir anlamda fıkıh için alt yapı oluşturulmuştur. Medine’de ise İslam, Allah-fert ilişkileri yanında sosyal hayatı da düzenlemeye yönelmiş; bir taraftan ibadetler, cihat, aile ve mirasla, diğer taraftan anayasa, ceza, muhakeme usûlü, muamelat, devletlerarası ilişkilerle ilgili birtakım hüküm ve kaideler konulmuştur. Bu devirde teşri’ (yasama) vahiy yoluyla gerçekleşmiştir. Kur’an-ı Kerim esas kabul edilmiş, Peygamber aleyhisselam da sünnetleriyle Kur’an’ı Kerim’i izah ve beyan etmiştir. Ayrıca Peygamber aleyhisselam, bazı meselelerde kendi re’y ve içtihadıyla da hüküm vermiştir.

Fıkhın bu dönemde üç temel özelliği vardır: Tedrîc, kolaylık ve nesih. Tedrîc, hükümlerin zamana yayılarak peyderpey konulması, böylece hem toplumun hazırlanmasına hem de yeni hükümlerin toplum tarafından özümsenmesine imkân verilmesidir. Kolaylık ise yasamada, kural koymada, uygulamada insanın tabiatını, yaratılıştan gelen özelliklerini ve ihtiyaçlarını göz önüne alarak dinle muhatabı arasına zorluk engelini koymamak, tekâmül eğitiminde doğal olan uygulamalar dışında sevdirme ve kolaylaştırmayı esas almaktır. İbadetlerin günün kısa sayılabilecek parçalarına dağıtılması, insanların tabi ihtiyaçlarını karşılayan nesnelerin mubah kılınması; hastalık, yolculuk, baskı, yanılma, unutma gibi hâllerin mazeret olarak kabul edilmesi önemli kolaylaştırma örnekleridir. Nesih de alıştırma, kolaylaştırma hikmetine bağlı olarak bazı hükümlerin önce konulup sonra kaldırılması şeklinde gerçekleşmiştir. Gerek usûl’ün gerekse fürû’un temelleri bu devirde atılmış hatta esas itibariyle tamamlanmıştır.

İkinci devir sahabe devridir. Bu devirde sahabeler, özellikle Hulefa-i Raşidin fıkıh açısından belirleyici olmuştur. Sahabeler fetva verirken veya içtihat ederken şûra esasına riayet ederlerdi, vahye başvurmadan içtihat etmezlerdi, kibar-ı ashab[3] bir arada bulunduğundan icma’ kolaydı, hadis rivayeti azdı, nazarî fıkha[4] itibar etmezlerdi.

Hulefa-i Raşidin devri; dinî hayatın, İslam’ın insanlığa getirdiği inkılâbın tekâmül devridir. Birinci ve ikinci halifeler ihtilafı azaltmak, birliği sağlamak ve Şâri’in[5] maksadına isabet ihtimalini arttırmak için bilhassa kamu hukuku alanında istişareye başvurmuşlar; bunun aksamaması için şûra[6] üyelerinin Medine’den ayrılmasına izin vermemişlerdir.

Yine bugün anlaşıldığı mânada, fıkıh risâlelerinin yazımı sahabe devrinin sonlarında başlamış ve Emevîler döneminde gelişmiştir. Ancak bu risâlelere ve daha sonraki dönemlerde yazılacak kitaplara kaynaklık eden fıkıh yazıları daha önceden başlamıştır. Şarkiyatçıların ısrarlı inkârlarına ve olumsuz yorumlamalarına rağmen son elli yıl içinde yapılan araştırmalar, diğer temel İslam ilimlerinde olduğu gibi fıkıhta da tedvinin[7] sahabe ve Peygamber aleyhisselam devrine kadar uzandığını ortaya koymuştur.[8]

Üçüncü devir tabiin devridir. Bu devirde teşri’; Kitap, Sünnet, icma ve kıyasa dayanarak gelişmiştir. Fıkıh meseleleri bu devirde detaylanmıştır. Hadis rivayeti yaygınlaşmış ve fıkıh tarihi bakımından önemli kabul edilen gruplaşma yani Ehl-i Hadis ve Ehl-i re’y ayrışması, bu devirde gerçekleşmiştir. Her bölgenin fıkıhçıları burada bulunan sahabeden aldıkları bilgiye, bunların ve talebelerinin verdiği fetva ve hükümlere, kendi örf ve âdetlerine dayanarak birtakım fıkhî istidlâl ve içtihatlarda bulunmuş ve zaman zaman da diğer bölge fukahası ile ihtilafa düştükleri olmuştur.

İçtihatlar devri olan dördüncü devir fıkhın olgunluk çağıdır. Bu devirde fıkıh son derece gelişmiştir. Müctehit ve büyük imamlar bu devirde yetişmiş, mezhepler teşekkül etmiş ve hüküm istinbat yöntemleri belirlenmiştir.

Abbasiler Dönemi’nde özellikle fıkhın gelişmesini ve alanının genişlemesini sağlayan âmiller vardır: Nazarî ve farazî fıkıh çalışmaları hızlanmış, İslam ülkesinin sınırları yeni fetihlerle alabildiğine genişlemiş, birçok kavim ya İslamiyet’i kabul ederek veya Müslümanlara tabi olarak kültürlerini ümmetin ortak kültürüne taşımıştır. Fıkıhçılar yeni ihtiyaçlara cevap ve çözüm ararken bu kültürleri, örf ve âdetleri gözden geçirmişler; kimini red kimini kabul ederek kimini de değiştirerek fıkha katmışlardır. Sahabe ve büyük tabiîn devrinde görülen içtihat ihtilafı, eski sebeplere ek olarak fıkıh âlimleri ve meseleler daha da çoğaldığı ve genişleyen İslam dünyasında örf, âdet ve ihtiyaçlar çeşitlendiği için artarak devam etmiştir. İlmî gücü olanlar içtihat ederek dini anlayıp yaşamakta, içtihada kudreti olmayanlar ise müçtehitlere tâbi olmaktadırlar.

Beşinci devir, mezhep imamlarının müçtehit talebelerinden sonraya tekabül etmektedir. Bu devirde ulemanın yaptığı, ahkâmın ta’lili, yani hikmet ve sebeplerini araştırmak, muhtelif sözler arasından münasibini tercih etmektir. Merkezî otoritenin sarsılması ve birçok İslam devletinin kurulması, bu devletler arasındaki dostane ve hasmane münasebetler, çeşitli kültürlerin karşılıklı etkileşiminin meydana gelmesi, hak ve batıl birçok fikir cereyanının, inanç ve düşüncenin ortaya çıkıp yayılması gibi âmiller; İslam toplumunda düşünce ve kültür hayatını ve ilmî gelişmeleri hem olumlu hem de olumsuz yönden etkilemiştir.

Bu fıkıh döneminde adliye teşkilâtı ve kanunlaştırma konularında da önemli gelişmeler olmuştur. Kadıların görev ve yetkileri genişlemiş, hem duruşma yazıya geçirildiği hem de yazılı belgelere önem verilmeye başlandığı için fıkha “şürût” ve “sicillât” gibi kavramlar ve müesseseler girmiştir.[9]

Altıncı devir ise Moğol istilasından Mecelle’ye kadar süren dönemdir. Medreselerde başlatılan ihtisar (özetleme) ve metin yazarlığı, daha sonra bu metinlere şerhler ve haşiyeler yazma gereğini oluşturmuştur. Böylece şerh ve haşiye kültürü gelişmiştir. Genel olarak kamu hukuku alanında İslami esaslar ve hükümler çerçevesinin dışına çıkılmadan örf, âdet ve kanunnameler, özel hukuk alanında ise fıkıh ve fetva kitapları gereken yerlerde kanun gibi kullanılmıştır.

Mecelle’den günümüze kadar devam eden dönem fıkhın kanunlaşma çağıdır. Döneme ismini veren Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, kanunlaştırma hareketinin ilk adımını teşkil etmiş, arkasından bütün İslam dünyasında hızlı bir kanunlaştırma faaliyetine girilmiştir. İslam dünyasında başlayan bu hareket Türkiye’yi de etkisi altına aldığı için 1917’de hazırlanan aile kanunu (Hukūk-ı Aile Kararnamesi) birden fazla mezhebin içtihadını ihtiva etmiştir. Yine bu dönemde, çeşitli mezheplerin hükümlerini delilleriyle veya delilsiz olarak belli bir sistematik içinde toplayan kitaplarla belli başlı fıkıh terimlerini ve hükümlerini alfabetik sıra ile açıklayan ansiklopedi türünde eserler telif edilmiştir. Üniversitelerde, akademilerde ve araştırma enstitülerinde fıkıh tarihi, usûl ve fürû’un birçok konusu üzerinde çalışılmıştır. Batı’da olduğu kadar İslam dünyasında da yaygın olan Batı hukuku mensuplarına İslam hukukunu tanıtmak maksadıyla Batı sistematiğinde İslam hukuku kitapları yazılmış, mezhepler arası ve yabancı hukuklarla mukayeseler yapılmıştır, bu tür çalışmalar günümüzde de devam etmektedir.

Özet bir şekilde tarihini gördüğümüz ve on beş asır öncesine dayanan bir sistemin hukuku olan fıkıh, yalnızca bu sistemin mü’minlerine değil tüm insanlığa huzur ve saadeti getirecektir.

 

 

[1] DİA, “Fıkıh” mad.

[2] Osman Keskioğlu, Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku, DİB Yay, 5. Başkı, Ankara, 1999.

[3] Sahabenin büyükleri, büyük sahabeler.

[4] Henüz meydana gelmemiş bir olayı, olmuş farz edip hakkında hüküm vermek.

[5] Allah Teâlâ.

[6] Danışma meclisi. Yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının görev alanlarına giren işler hakkında ilgililere danışıp onların görüşlerini göz önünde bulundurmasını ifade eder.

[7] “Yazmak, toplamak, derlemek” anlamındaki tedvîn, terim olarak ilgili ilim dalındaki metinlerin belli bir tasnife tâbi tutulmadan yazıya geçirilmesidir.

[8] Fuat Sezgin, GAS, I/3, s. 3-7.

[9] İ. H. Uzunçarşılı, Medhal, TTK, 4.Basım, 1987, s. 21.

0 Yorum

Bu içerik ile ilişkili bir yorum bulunmamaktadır.
Yorum Yap