İlim Durakları

Resûlullah aleyhisselamın vahyi ashabına öğretmesiyle başlayan ilmî faaliyetler ashabının da gittiği her yerde “Allah, bizden bir söz işitip onu muhafaza edenin ve sonra da bir başkasına onu ulaştıranın yüzünü ak etsin.”[1] düsturuyla aldığını çevresindekilere öğretmesi, Ümmet-i Muhammed içerisindeki ilim akışının temelini oluşturmuştur.

Ashab-ı kiramın yoğun olarak bulunduğu şehirler ise ilim merkezi hâline gelmiştir. İşte o şehirlerden bazıları;

 

[1] Tirmizi, İlim 7

MEDİNE

MEDİNE

Konum olarak Medine; Arap yarımadasının batısında, Hicaz bölgesinde, Kızıldeniz kıyısına yaklaşık 130 km uzaklıkta, Mekke’nin 350 km kadar kuzeyindedir.

Peygamber aleyhisselamın birinci Akabe Biatı’ndan sonra Mus’ab b. Umeyr radıyallahu anhı halka Kur’an öğretmesi için görevlendirmesiyle Medine’de başlayan ilmî faaliyetler; Resûlullah aleyhisselamın şehre gelmesi, Mescid-i Nebevi’nin inşası ve Ehl-i Suffe’ye yer ayrılmasından sonra artarak devam etmiştir. Ehl-i Suffe, Mescid-i Nebevi’nin bitişiğinde yoksul sahabelerin barınması için yapılmış ve giderek bir eğitim kurumu hâline gelmiştir.

Ehl-i Suffe, gündüzleri odun toplayıp geçimini sağlamak için onları satan; geceleri de Kur’an okuyup namaz kılarak ibadet eden Allah Teâlâ’nın Bakara Sûresi 273. ayetinde “Kendilerini Allah yoluna vakfedip yeryüzünde dolaşarak geçimlerini sağlama imkânı bulamayan yoksullar” şeklinde taltif ettiği Resûlullah aleyhisselamın eğitim ve öğretimiyle birebir ilgilendiği kimselerdir.

Suffe’nin önde gelen talebelerinden biri Ebu Hureyre radıyallahu anhtır. Ebu Hureyre radıyallahu anh, diğer sahabelerin neden kendisi kadar hadis rivayet etmediklerini soranlara; Muhacirler çarşıda ticaretle Ensar da malları ve mülkleriyle meşgulken Ehl-i Suffe’den biri olarak Resûlullah aleyhisselamın yanından ayrılmadığını, diğer sahabelerin bulunmadığı meclislere katılıp onların duymadığı hadisleri duyup ezberlediğini söylemiştir.

İslam’ın ilk yıllarından itibaren ilmi hayatın merkezinde tutan şehir Medine; bu canlılığın tabi sonucu olarak yetkin âlimlerin yetiştiği bir şehir olmuş, sahabe döneminden itibaren yetiştirdiği âlimlerle başlı başına bir mektep hâline gelmiştir. Resûlullah aleyhisselamın halka birebir ders vermesi ve Medine halkının da öğrendiği her şeyi titizlikle uygulaması Fıkıh Usûlü’ne ‘amel-i ehl-i Medine kavramının girmesine zemin hazırlamıştır.

Medine’de tabiin dönemi fakihlerinden yedisi ayrı bir şöhret kazanmıştır. Fukaha-i Seb’a olarak tanınan yedi âlim; Urve b. Zübeyr b. Avvâm, Saîd b. Müseyyeb, Ubeydullah b. Abdullah, Hârice b. Zeyd, Süleyman b. Yesâr ve Kāsım b. Muhammed b. Ebu Bekir üzerinde ittifak varsa da yedinci fakih için Ebu Bekir b. Abdurrahman, Ebu Seleme b. Abdurrahman b. Avf ve Sâlim b. Abdullah b. Ömer olmak üzere üç farklı isim zikredilmektedir. Bu yedi fakihten bazıları hadis ve eser rivayetinde ön plana çıkarken çoğunluğu fetva ve içtihad konularında meşhur olmuştur.

KÛFE

KÛFE

Babil harabelerinin güneyinde Fırat’ın batı kenarında kurulmuş olup Necef ile Kerbela arasında Bağdat’tan uzaklığı 170 kilometre olan şehirdir. 

Askerî bir kamp olarak kurulan bölge zamanla bir şehre dönüşmüş, bölgenin idarî, ticarî ve kültürel bakımdan gelişmesi; Ali radıyallahu anhın şehri merkez olarak seçme sebeplerinden biri olmuştur.

Ömer radıyallahu anh döneminde gerçekleşen fetihlerin çoğunda üst olarak kullanılan şehir, İslamiyet’in yayılmasında da önemli rol üstlenmiştir.

Ömer radıyallahu anhın “Kendisine ihtiyacım olduğu hâlde Abdullah’ı size göndermeyi tercih ettim.” diyerek Abdullah b. Mesud radıyallahu anhı Kûfe’de kadılık ve beytü’l-mâli idare için görevlendirmiştir.

Bu görevlendirme Kûfe’de ilmî faaliyetlerin besmelesi niteliğinde olmuştur. Abdullah b. Mes‘ûd radıyallahu anh İslam’ı öğretmek ve ilmî faaliyetlerde bulunmak suretiyle Kûfe’de tefsir, hadis, fıkıh, kıraat ve nahiv mekteplerinin temelini atmıştır.

Efendimiz aleyhisselamın “Kur’an’ı şu dört sahabeden öğrenin” buyurarak saydığı isimlerden biri olan Abdullah b. Mesud radıyallahu anhın oluşturduğu geniş ilim halkası sadece yaşadığı dönemle kalmamış, O’ndan sonra Kûfe âlimlerin yetiştiği şehir olmuş, ilim yolcularının uğrak merkezi hâline gelmiştir.

Ali radıyallahu anhın, Kûfe’ye gelip de buradaki bilgi seviyesini ve ilmî faaliyeti görünce “Allah, İbni Mes‘ûd’a rahmet etsin; bu şehri ilimle doldurmuş, onun öğrencileri bu şehrin kandilleridir” sözleriyle sevincini belirttiği nakledilir.

Bugün yüz binlerce talebesi olan Hanefi mezhebinin kurucusu Ebû Hanîfe rahmetullahi aleyh ve Hanefî mezhebinin ekol hâline gelmesinde önayak olan talebeleri Ebu Yusuf ve Muhammed de bu şehirde doğup yetişen önemli âlimlerdendir.

BAĞDAT

BAĞDAT

İlim merkezlerimizden bir diğeri ise Bağdat’tır. Bağdat sekizinci yüzyılda Abbasi Halifesi Ebû Ca‘fer el-Mansûr tarafından Dicle nehrinin her iki yanında olacak şekilde kurulmuştur. Kuruluşundan Abbasi Devleti’nin yıkılışına kadar hilafet merkezi olarak kalmıştır.

Halife Mansur şehre En‘am Sûresi’nin 127. ayetindeki “cennet” manasında kullanılan ‘Darü’s-Selam’ kelimesinden ilham alarak ‘Medînetü’s-Selâm’ adını vermiştir. Şehrin güzelce korunabilmesi için daire şeklinde surlarla şehri çevirse de bereketli topraklarda kurulu olan bu şehir, tarih boyunca birçok kez saldırıya uğramış ve yıkılmıştır.

Bağdat’ı anlatırken Bağdat’ın ilmin merkezi hâline gelmesinin sebebi olan iki önemli kurumu; Beytü’l Hikme ve Nizamiye Medresesi’nden bahsetmeden olmaz.

Beyt’ül Hikme; tercüme faaliyetlerinin kurum bazında yapıldığı ilk yerdir. Beytü’l Hikme’nin hangi halife döneminde inşa edildiği net olarak bilinmemekle birlikte Beytü’l Hikme kuruluncaya kadar tercüme eserler bazı şahısların, prens ve halifelerin özel merakı çerçevesinde bir asırdan fazla bir zaman içinde şahsî faaliyetler hâlinde devam etmiştir.

İlk dönemlerde bir tercüme bürosu ve bir kütüphane olarak kurulan Beytü’l Hikme, giderek gelişmiş pozitif ilimlerin araştırıldığı bir merkez ve eğitim kurumu hâline gelmiştir. Yüzyıllarca Ümmet-i Muhammed’e hizmet eden bu kurum birçok ilim adamı ve mütercimin Bağdat’a akın etmesi, şehirdeki kitapçı ve kâğıtçıların sayısının artmasının sebeplerindendir.

500 yıldan fazla ilim dünyasına kaynak teşkil eden bu merkez Moğol saldırıları sırasında yakılıp yıkılmıştır.

Nizamiye Medresesi ise Nizamü’l Mülk’ün kendi ismiyle bir medrese kurmak istemesi üzerine inşa edilen ve kurulduktan sonra Nizamiye Medreseleri’nin en önemlisi hâline gelenidir.

Medreselerin, nerede ortaya çıktığı ve kim tarafından kurulduğu konusunda farklı rivayetler olsa da ilk kurucusu, Büyük Selçuklu Devleti’nin veziri Nizam’ül Mülk kabul edilir ve kurduğu medreseler de ona nispeten ‘Nizamiye Medreseleri’ olarak isimlendirilir. Medreselerin kurulmasından önce ise ilmin merkezleri camiler, âlimlerin evleri, kitapçı dükkânları ve saraylar olmuştur.

Nizamiye Medreseleri’nin devrin siyasî, ilmî ve dinî hayatı üzerinde büyük tesiri olmuş, birçok sultan, halife ve devlet adamı Nizam’ül Mülk’ün yolunu izleyerek kendi adlarına medreseler inşa ettirmiştir.

Nizamiye Medreseleri dinî ilimlerin ve özellikle Şafiî fıkhının gelişmesine önderlik etmiş; hilâf, cedel, usul ve kelam ilimlerinde büyük gelişmeler sağlanmış; bu konularla ilgili çok sayıda kitap telif edilmiştir. Şafiî mezhebi yaygınlık kazanmış, Şiî-İsmailî düşünceye set çekilmiştir.

Nizamiye Medresesi’nde birçok önemli âlim ders vermiştir. Bu isimlerden biri ise İmam Gazzâlî rahmetullahi aleyhtir; dört yıl baş müderrislik yaptıktan sonra medresedeki görevinden ayrılıp inzivaya çekilmiştir.

Son olarak Bağdat; Tefsir ilminin sistemleşmesinde büyük rolü olan âlimlerimizden İbnü’l Cevzi rahmetullahi aleyhe, 40.000 hadis ihtiva eden “El-Müsned”in müellifi Ahmed bin Hanbel rahmetullahi aleyhe ve tasavvufun önemli isimlerinden Hâris el-Muhasibi’ye ev sahipliği yapmıştır.[1]

 

[1] Kaynaklar:

TDV İslâm Ansiklopedisi 2003, 28. cild, sf. 311-318

TDV İslâm Ansiklopedisi 1996, 13. cild, sf.214

TDV İslâm Ansiklopedisi 2002, 26. cild, sf. 339-342

TDV İslâm Ansiklopedisi 1994, 10. cild, sf. 520-524

TDV İslâm Ansiklopedisi 1991, 4. cild, sf. 437-441

0 Yorum

Bu içerik ile ilişkili bir yorum bulunmamaktadır.
Yorum Yap