İLİM, AHLAK VE DAVRANIŞ HAKKINDA ELLİ NEBEVİ KAİDE

Resûlullah aleyhisselamın sözlerinden derlenen ilim, ahlak ve davranış başlıkları ile alakalı kuralları anlamak ve tatbik etmek hayatımızı Allah’ın rızasına uygun hâle getirecektir. Bu kuralların bazılarını Ömer ibn Abdullah ibn Muhammed el-Mukbil[1] ‘İlim, Ahlak ve Davranış Hakkında Elli Nebevi Kaide’ isimli eserinde derlemiştir. Müellif, hadis-i şeriften slogan çıkararak elli kaide oluşturmuştur. Her kaidenin sonunda da kaideyi özetlemiş ve çıkarılan dersleri zikretmiştir.

Kitabın içeriğine dair fikir oluşturması için hayatımıza yön vereceğini düşündüğümüz birkaç kaideyi istifadenize sunuyoruz.

Yalancılık Kötüye Götürür’

Resûlullah aleyhisselam buyurdular ki:

“Sıdk insanı birr'e  (Allah'ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de cennete götürür. Kişi, doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah'ın indinde sıddîk (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalan da kişiyi fücura (yoldan çıkmaya) sürükler. Fücur da cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye sonunda Allah'ın indinde yalancı diye kaydedilir.”[2]

Fücur hak olan yoldan ayrılmak demektir. Yalan günahlara davet eder. Kişinin kötülüğünün artması cehennemi hafife almaya kadar devam eder.

Tam tersi düşünüldüğünde doğruluk, iyiliğe davet eder. Doğruluk, Allah’ın rızasını kazanmak için bir vesile olduğu gibi kötülüklerden de alıkoyar. Zaten selim bir fıtrat da yalandan nefret eder. Bununla beraber Kur'an-ı Kerim ve Sünnet’te bulunan uyarılar da mü’min nezdinde caydırıcıdır. Mü’min bir kimsenin bu afetten kaçınması gerekir. İsra Suresi’nin 36. ayet-i kerimesiyle Rabbimiz bizleri kesin bilgi sahibi olmadığımız bir konu hakkında konuşmaktan sakındırmıştır. Aynı şekilde yalanın her çeşidinden de sakındırmıştır. Yalanın en şiddetli olanı ise Allah ve Resûlü hakkında olandır.

Kaidenin Özeti:

∙ Yalan sahibini terk etmez. Kim işlerinde yalana bulaşırsa dili yarın bunu haber verecektir.

∙ Resûlullah aleyhisselama yalan isnat etmek, diğer yalanlar gibi değildir.

‘Allah Kimin İçin Hayır Dilerse Onu Din Hususunda Fakih Kılar’

Allah kimin için hayır dilerse onu dinde anlayış sahibi kılar. Ben yalnızca taksim eden bir kişiyim, veren Allah'tır. Allah'ın emri gelinceye (kıyamet kopuncaya) kadar bu ümmet Allah'ın emri üzere kalacak, muhalefet edenler onlara zarar veremeyeceklerdir.”

Fıkhın farzı ayn olan bölümü vardır. İbadetleri hakkıyla yerine getirebilmek için bu bölümü mutlaka bilmek gerekir. Bunu öğrenme konusunda ihmalkârlık özür olarak da sayılmaz. Fıkhın bir de farz-ı kifaye olan bölümü vardı. Bu da fıkhî meseleleri ayrıntılarıyla bilmektir. Yani tevhidi ve onun kapsadığı konuları, Allah'ın kelamını, hadisleri ve onlarla murat edilen manayı bilmektir. Kur'an ve Sünnet’in öğrenimi, faraiz ve ahkâm bilmek de bunlara dâhildir. Bu fıkhın aslıdır. Hadis-i şerif ile kastedilen mana da budur. Fıkhın bu bölümüyle Peygamber aleyhisselamın mirasçısı olan âlim kimseler meşgul olur. Hadis-i şerif bu ilimleri öğrenen kimseleri hayır sahipleri olarak vasıflandırmıştır. Bu kaide bizlere dinimizin fıkha ne denli önem verdiğini göstermektedir.  

Kaidenin Özeti:

∙ Fıkıh öğrenmek için bir yol tutarsan Allah senin için hayır murat eder.

∙ İnsanların tamamının âlim, fakih olması istenmez ancak ibadet ve muamelatta kendilerini ilgilendiren konuları öğrenmeleri farzdır.

∙ Fıkıh ahkâm ile sınırlı değildir. Bilakis fıkıh Şeriat’ın tamamını kapsar.

Davranışlarımızı şekillendirecek kaidelerden biri de şöyledir:

‘Taat Ancak Meşru Olan Bir Şey Hususundadır’

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem askerî bir birliği, başlarına Medineli bir Müslüman’ı komutan tayin ederek göreve yolladı ve komutanlarını dinleyip itaat etmelerini kendilerine iyice tembih etti. Görev müddeti içinde birlik mensupları, bir meselede komutanlarını kızdırdılar. Komutan odun toplatıp bir ateş yaktırdı. Daha sonra da “Rûsûlullah sallallahu aleyhi ve sellem beni dinlemenizi ve bana itaat etmenizi size emretmedi mi” diye sordu. Onlar “Evet, emretti” dediler. Bunun üzerine komutan “O hâlde haydi şu ateşe girin!” emrini verdi. Beklenmedik bu emir karşısında herkes birbirine bakmaya başladı. İçlerinden bir kısmı emre uymayı düşündü ise de diğerleri “Biz ateşten kaçıp Resûlullah'a sığındık (Şimdi nasıl ateşe gireriz?)” dediler. Onlar bu hâlde değerlendirme yaparken komutanın kızgınlığı geçti. Ateş söndürüldü, emir geri alındı. Döndüklerinde olay Peygamber aleyhisselama anlatıldı. Efendimiz aleyhisselam, o anlamsız emre uymayı düşünenlere hitaben: “Eğer o ateşe girseydiniz kıyamete kadar o hâlde kalırdınız” buyurdu.

Diğerlerini tasvip ve takdir ettikten sonra sözlerini şöyle bitirdi: "Allah'a isyan olan yerde kula itaat yoktur. İtaat ancak meşrû olanda gerekir."[3]

Kim Allah'a itaat dışında bir şey emrederse ki bu emirler haram bir iş ya da yapılması gerekenin terki ise itaat haramdır.

Ömer bin Abdülaziz rahmetullahi aleyh şöyle söylemiştir:

 “Ben Allah'a itaat ettikçe bana itaat ediniz. Allah'a isyan edersem birinizden itaat beklemem.”[4]

Eser, örneklerde de olduğu gibi Müslüman’ın hayatını Nebevî bir nizam ile düzenleyen kaidelerden oluşmaktadır. Rabbim bizlere de Resûlullah aleyhisselamın kıymetli mirasının değerini bilerek yaşamayı nasip ve müyesser eylesin. [5]

 

 

[1] İmam Muhammed İbn Suud İslam Üniversitesinde, Hadis ve Hadis İlimleri alanında profesör olarak görev yapmaktadır. 

[2] Buhari, Edeb 69

[3] Müslim, “İmare”, 39-40

[4] İbn Saʻd, et-Tabakāt, 5/262

[5] Bu yazı, Muhammed el-Mukbil tarafından kaleme alınan ‘قواعد النبوية خمسون قاعدة في العلم و اللأخلاق و السلوك’ isimli eser kaynak alınarak yazılmıştır.

0 Yorum

Bu içerik ile ilişkili bir yorum bulunmamaktadır.
Yorum Yap